Said Nursi ve Diyalog - 2


Bugün aslını muhafaza edip etmediği meselesine girmeden söyleyelim, yaşayan bir din olarak, önümüzde duran sisteme baktı*ğımızda, Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlüsüne inanmayana Hıristiyan denemeyeceğini biliyoruz.

Teslisi atmış, bir Allah'a inanmış, Hz. İsa'yı sadece Peygamber olarak görmüş ve hele İslâm'ın sesleni*şine kulak veren biri için geride ne kalır ve o kişi için "Hıristiyan kalabilir"in anlamı nedir? Tebliğ gayeli diyalogun esas gayesi, "tevhide (İslâmiyet'e) doğru mu, "saf Hıristiyanlığa, gerçek İsevi*liğe doğru" mudur? Bunların aynı şey olduğu bile ifade edilir olmuştur(152).


___________________________

(152)Köprü Dergisi, "Dünya Barışı İçin Müslüman-Hıristiyan Diyalogu' 11.


Thomas Michel, en çok hoşuna giden bu kısımdan, "Hıristiyanların iyi olan şeye zaten sahip olan dinlerini tamamlamaları, kemale erdirmeleri"ni anladığını söylüyor. Michel'e göre, S. Nursi'nin "Müslüman Hıristiyanlar" unvanına layık cemiyeti, Hz. İsa'nın din-i hakikisini (hakiki dinini) İslâmiyet'in hakikatiyle birleştirmeye çalıştığı bir cemiyettir. Arınmanın türü, Hıristiyanla*rın İslâm'a girmek için dinlerini terk etmesi değil, ondan ziyade, onların hayır olan şeye zaten sahip olan dinlerini tamamlamaları, kemale erdirmeleridir. Michel buna S. Nursi'nin "Kur'an size bü*tün bütün dininizi terk etmenizi istemiyor" fikrini ekliyor(153). Dik*kat edilirse, bu yorumlarda İslâm'ın o eşsiz inkılâbı, bir çırpıda yok farz edilmekte ve yaptıkları sadece ayrmtılardaki değişikliğe indi*rilmektedir. Bundan S. Nursi'den ziyade, onun "bir nevi" dediği yaklaşımından cesaret alan Hıristiyan ruhban sorumludur.

ip S. Nursi'den sonraki diyalogculann ideal tipi Thomas Michel gibi görünüyor. Michel, kendisi tek Allah inanışına sahip olduğunu söylüyor. Ahlaklı bir kimse olduğunda da şüpheyi celbedecek bir bilgiye sahip olmadığımıza göre, Thomas Michel Müslüman İsevî tipini çağrıştırıyor. Bütün bütüne dinini terk et*memiştir. Hatta Cizvit Rahibi ve misyoner olarak görevini ifaya devam etmektedir. İslâmiyet hakkında da bir hayli bilgisi vardır. Fakat Hz. Muhammed için açık ve kesin bir kanaat ifade etmiyor. Hz. İsa'ya da, peygamberden öte bir şahsiyet olarak inanıyor. Bü*tün bunlarla birlikte Müslüman-Hıristiyan diyalogunun ve Müslü*man İsevî unvanının ideal bir tipi olarak görülüyor. Acaba diyalogun hedefi böyle bir tip midir?

"Müslüman İsevi" tabiri ve anlayışı yanlıştır. Yanlışlığı, hem bizzat İslâm'a, hem de kültür sosyolojisi kanunlarına uymamasındandır. Daha önce, yanlış kavramlar konusunda belirttiğimiz gibi, 'Müslüman Türkler", "Müslüman Araplar", "Müslüman Alman*lar", "Müslüman Ruslar" veya "Hıristiyan Araplar", "Hıristiyan Türkler, "Budist Amerikalılar" vb. olur. Fakat "Müslüman Mu*sevi", "Müslüman İsevi", "Budist Müslüman", "Müslüman Budist" olmaz. Müslüman İsevî, eğer Müslümanlık üst-sistemin bir alt

_________________________________

(153)T. Michel, "Bediüzzaman SaidNursi'nin Düşüncesinde Müslüman-Hı*ristiyan Diyalogu ve İşbirliği".


birimi gibi ise, aynı mantıkla pekâlâ Müslüman Muhammedî de olur. Müslüman Budist, Müslüman Musevî olabileceği gibi. Yok, eğer Muhammed (s.a.v.) tek başına bir dini ifade ediyorsa, hem İsa'nın bugünkü hale gelmiş dininden, hem Muhammed'in dinin*den olmak mümkün olmaz. İkisini de kabul etmek, iki peygamberi de sevmek ayrı şey, iki dinli olmak farklı şeydir. Esasen "Müslü*man İsevî" tabirinin daha kötü bir anl***** zihnimiz kayabilir. Bu deyimde İsevilik üst-sistem, Müslüman bunun alt birimi olarak anlaşılabilir. İsevî üst-sistemin adı, bunun içinde Müslüman olan İsevî alt birimdir, yani İsevîlerden Müslüman olanlar anlaşılır. Bu şekilde Budist İsevî, Musevî İsevî de olacak demektir. Çünkü üst-sistem İsevîlik, öbürleri alt birimlerdir. Yahut ikinci bir sıfatlarıdır. Müslüman İsevî tabirini kullananlar, bunların hiçbirini kastetmemiş olabilirler. Fakat yanlış bir tabirden doğru bir anlam çıkarmak çok müşkül bir şeydir. Ayrıca bir kişi kavminin kimliğini terk et*meksizin bir dine girmiştir. Fakat bir kimse ya Müslüman'dır ya İsevî, ya Budist'tir ya Musevi'dir. Bir kültür, bir vahiy diniyle bütünleşirken, aynı din üzere olan bir başka kültürden, kendini ifade bakımından ayırmıştır. İşte tam bu noktada, "bir Türk, ateist olacağına Hıristiyan olsun daha iyidir" zihniyetini değerlendirmek gerekiyor. Bu şekilde düşünmek, 'ha Müslümanlık, ha Hıristiyanlık fark etmez demektir. İşte diyalog anlayışının altında yatan ruh budur. Fakat bu, bizimkiler için böyledir. Hıristiyan, 'ateist olaca*ğına Müslüman olsun' diye düşünmemiştir ve misyonerlerin düşüncelerine baktığımız zaman buna asla yer olmadığını anlarız. Müslüman diyalogcuların diyalogu savunalım derken, misyonerliği bile savunmaya rıza gösteren bu zihniyeti, hayret uyandırıcı bir cehaleti ifade etmektedir. Ateistin arkasında, Hıristiyan dünya gibi devasa bir kültür topluluğu yoktur. Dinsizlik bir müessese değildir, din ve dindarlık bir sosyal müessesedir. Ateistlik on-on beş ferdi hadiseden ibarettir. Onlar da içinde bulunduğu kültürün ana çekir*değinin çoğundan kopmamıştır. Oysa Hıristiyanlığa geçince her şey değişir. Kültür kodları yerinden oynar. Kendi tarihiyle ve kin1' ligiyle hesaplaşmaya başlar. Bulunduğu topluma giderek yabancı*laşır. Ateist olacağına Hıristiyan olsun zihniyeti taşıyanlar, dini ve imanı toplumdan kopuk, çengelle asılı duran bir şey gibi görmektedirler.


__________________________________

8154)J. J. Rousseau, Emil, çev. Hilmi Ziya Ülken, Ali Rıza Ülgener, Salahattin Güzey, s. 206-230.


Felsefe ile din çoğu kez birbirine karıştırılmış, dinin sosyal bir müessese olduğu bazen unutulmuştur. Zaman zaman dinler birliği, müşterek yansımalar vb. anlayışlarla din ele alınmak isten*miştir. Akılcı metotlarla ve felsefî hatta ilmî bir üslupla bir inanca varmak mümkündür ve fakat bu ne kadar kıymetli bir sonuç olursa olsun din gerçeğiyle aynı şeyi ifade etmez. Tipik örneklerden biri Jean Jacques Rousseau'dur. Rousseau materyalistleri ciddi bir şe*kilde tenkit etmiştir. Ona göre Tanrı Mutlak Varlık'tır. Ancak Tanrı her insanın kalbine söyler. Din "tabiî din"dir.

Felsefe dilinde deist (sadece Tanrı'ya inanıp dini kabul etmeyen) denilen kanaat sahiplerinin tipik ve başta gelen bir örneği olan Rousseau'ya göre tabiatın bize verdiği duygu ve akıldan, yani tabiî dinden başka bir din olamaz. Bütün peygamberler yalancıdır. Yalancılar mucizelerini dört yol ağızlarında, çöllerde ve odalarda yaparlar ve buralarda her şeye inanmaya hazır birkaç seyirciyi kolayca bulabilirler(154).

Tabiîlik ve duygu adı altında insanları en yukarıda, Tanrı inancında birleştirmeye kalkan bu örneğin, yani dinleri reddetme*nin karşıt kavramı (mefhûm-u muhalifi) dinlerin hepsini bir ve aynı saymaktır. Tepede aynı yerde birleşilmek isteniyorsa, bu, diğeriyle aynı yere varır. Temel inançta birleşmek için (ki aynı olup olma*dıkları her zaman tartışılır durumdadır) benzerlikleri alıp farklılık*ları atmak veya görmezlikten gelip ihmal etmek, farkında olunsun yeya olunmasın, Rousseau'nun dedikleriyle birleşmek demektir, ittifak isteyenler, hiç de böyle düşünmemiş olabilirler, fakat haki*kati anlamada, doğruyu algılamada, tercihi bertaraf etmiş veya belirsiz hale getirmiş olurlar. "Dinlerin Aşkın Birliği" bölümünde bu konu daha ayrıntılı ele alınacaktır.

İlişki ve diyalog kuracağız diye, İslâm'da sembolik olarak Allah'ı ima eden Hilal'in içine, Hz. Muhammed'i temsil eden yıl*dızı kaldırıp haç koymak, bir çeşit din birliği gibi görülebilir. Bir de bunun yanına siyon mührünü koyarsak, isteğimiz, dinleri aşağı*dan yukarıya doğru birleştirme gayreti diye anlaşılabilir. Benzeri


___________________________

(154)J.J.Rousseau, Wmil, çev. Hilmi Ziya Ülken Ülgener, Selahattin Güzey, s.206-230


tutumlar bir kimsenin iki dinli olabileceği gibi bir garipliğe bizi götürebilmiştir. Oysa bir insan iki kültürlü olamayacağı gibi, iki dinli de olamaz. Hele, bir dinin inancından kopmadan, kendini diğerinde tekâmül ettirmek, nasıl mümkün olabilir? "İslâm'la ina*nışlarını tamamlamak", Kitap Ehlinin eski dinlerini devam ettire*bilir anl***** gelmez. S. Nursi'ye göre Hıristiyanlığın İslâm'la ittihadının anlamı, İncil'in Kur'an ile birleşerek Kur'an'a tâbi olunmasıdır(155). Kastedilen, mevcut İnciller ise, bu ittihat mümkün değildir. Asıl vahyedilen İncil kastediliyorsa, o mevcut değildir ve Hz. İsa ile beraber gitmiştir. O Kitabın varlığı zaten Kur'an'a tabi olmuş ve Kur'an'm içinde yer almıştır. Yeni "Müslüman Hıristi*yan" veya "Hıristiyan Müslüman" tipi, hangi kitaba tabi olacaktır?

Bugün bazı akademisyenler, eminim ki bilmeden, kasıtlı olmadan ama ittifak aşkına bir müşterek kitabın hazırlanmasına kapı aralamışlardır. Kur'an mealinde birçok ayetin sonuna Tevrat'tan, İncil'lerden, Pavlos'un mektuplarından cümlelere atıfta bulun*muşlardır. Müstakil bir ilmi çalışma olduğu zaman bile tartışılabi*lecek böyle bir tavır, Kur'an Meali söz konusu olunca, tehlike arz eder. Kur'an Meali serbest ve bağımsız bir ilmi çalışma değildir. Müslüman Türk halkı için yapılan bu faaliyette, halk ilmi çalışma mı yapacaktır ki, bu yola girilmiştir? Bunun ilmi alanda da bir fay*dası görünmüyor. Müslümanın Kur'an'ı daha iyi anlamasını bu metot kolaylaştıracak değildir. Bozulmuş olduğunu bildiğimiz ve Kur'an'ın da böyle bildirdiği Tevrat ve İncil cümlelerinin, hangisi*nin bozulmuş olduğunu, hangisinin vahiy kırıntılarını taşıdığını anlamamıza bu metod şimdiye kadar bir katkıda bulunmamıştır. Halk bunları okuyup geçecek, ama kafası karışacaktır. Bazıları da İncil ve Tevrat bulup karşılaştırma yapacaktır. Bu sefer de birço*ğunun benzemediğini görecektir. Çünkü irtibat kurulanların bir*çoğu benzememektedir.(*)


___________________________

(155)S. Nursi, Emirdağ Lahikası, 65; II, 118.

Misal olarak bakınız Kur'ân-ı Kerîm, A'raf [7] 40/Markos (10) 25, Luka (18) 25 (bu irtibatlandırmada Kur'an "kâfirler cennete gireme*yeceklerdir" derken, Markos ve Luka "zenginler cennete giremeye' çeklerdir" demektedir); İsra [17] 13/İşaya (65) 6, Daniel (7) 10; Hacc [22] 47/Mezmurlar (15) 4; Furkan [25] 60/Yeni Ahit Vahiy (3) 12, Resullerin İşleri (17) 23; Ahkâf [46] 33/Tekvin (2) 3, Çıkış (31) 17

(*)bu son mukayesede şunlar görülmektedir: Kur'an'ın, "yarattıktan sonra hiçbir yorgunluk çekmeyen Allah..." ayetiyle, Tevrat'ın "Allah yaratıp yaptığı bütün işten o günde istirahat etti", "...yedinci günde istirahat etti" ifadeleri irtibatlandırılmış, birbirine karşılık düşürül*müştür.) Okuyucular mealde irtibatlandınlan ayetlerin tamamını kont*rol etmelidirler. Göreceklerdir ki çoğunun ya hiç ilgileri yoktur yahut zıt ilgiler mevcuttur.


Kur'an ayetleri ile uyuşmadığını göstermek için böyle bir çalışma yapılmaz. Benzeyenleri de Kur' an' ı tasdik için mi kullan*dığımız, yoksa Kitab-ı Mukaddes'i tasdik için mi kullanmak iste*diğimiz anlaşılamamaktadır.

Kur'an ay ederiyle irtibatlandırmada, Pavlus'un mektuplarındaki ifadeler de kullanılmış, 'Böyle bir şey nasıl olur?' denildi*ğinde 'bu bölümleri İncil'den sayanlar Hıristiyanlardır, ben değilim' diyebilecek kadar tuhaf bir savunmaya gidilmiştir(156). Bir başka yazar şöyle diyebilmiştir: 'Bizzat Kur'an indiği dönemde de Tevrat ve İncil muharref bulunmasına rağmen pek çok ayetinde bu kitapları onlarda ifade edilen pek çok gerçekleri kendisinin hak kelamı ve Allah Resulünün hak peygamber olduğunu ispat için kullanmaktadır (Necm, 38-55 vb.).(157) Meseleyi doğru anlamak lazımdır. Ellerindeki Tevrat ve İncil'de bile benzerleri (vahiy ka*lıntıları, hatırda kalanlar) var demektir. Kendi ellerindekileri bile nazarı itibara almıyorlar şeklinde bir inat ve çelişki ifade edilmek*tedir. Atıfta bulunma, onların asıllarının tekrarı anlamındadır ki bu tekrarlar Kur'an'da yapılmıştır. Muharref Tevrat ve İncil'den alıntı yapılabileceği görüşü Kur'an'a dayandırılamaz. Kur'an bunlara hem bozulmuştur diyecek, hem oradan delil getirecek. Bu düşünü*lebilir mi? Kur'an'm. verdiği örnekler ve ifadeler asıl Tevrat ve İncil'dekilerin tekrarıdır ve mevcutlardaki bazı benzerlik ve kalın*tıları hatırlatmadır. Kur'an'da 'Ey İsa! Ben mi sana beni ve ananı iki mabut edinin dedim... (158) âyetinde ve daha bir çok ayette tahri*fat vurgulanmıştır.

Usûl şudur ki, alıntı veya irtibat destek için kullanılır. Uyuşmazlığı bu yolla bildirmek adet değildir. Yapılacaksa da açıkça


______________________________

(156)Bkz. Suat Yıldırım, Yeni Ümit, sa: 71, Ocak-Şubat-Mart 2006.

(157)Ali Ünal, Zaman Gazetesi, 06 Mart 2006.

(158)Maide [5], 116.


belirtilmelidir. Yanlışlıkta ısrar eden akademisyen, savunmasında 'birbirine uymadığını okuyucu görsün, bu Kur'an'a hizmet değil midir?' diyor. Okuyucu metinde sadece Markos, Luka, Pavlus isimlerini ve rakam görüyor. Uyup uymadığını anlamak için bir Tevrat ve İncil bulacak, oraya bakıp anlayacaktır. Aksi halde ger*çekte benzemeyen hükümleri, 'demek ki benziyormuş' deyip geçe*cektir.

Bir başka okuyucu ister istemez ittifak veya diyalog aşkı için buna girişildiğini düşünebilecektir.

Demek ki, Allah inancına sahip olanların ittifakından (ki bir tarafınki arızalı bir inançtır) fayda uman bir iyi niyet, oluşabilecek tehlikeleri kurtarmaya yetmez görünüyor. Ayrıca sadece Allah kavr***** sahip olunmasının, alt tarafı başka şeylerle dolu olduğu takdirde, yetmeyeceğini, diyalog için de netice alınamayacağını, yine bizzat Kur'an'dan öğreniyoruz. "Müşriklere, gökleri ve yeri kim yarattı diye sorarsan Allah'tır, derler"(159) âyetlerinde bunu görmüştük. Müşrikler de Allah diyorlardı ama sonrası malumdur. Müşrikler, Allah ile putları nasıl birbirine karıştırmışlarsa, Hıristi*yanlar da Allah ile İsa'yı birbirine karıştırmışlardır.

Müslümanların, Müslümanlığı ve buna layık doğruluğu göstererek diğer grupların İslâmiyet'e girişlerini sağlayacaklarına inancını belirten S. Nursi, nihai gayesi bu olmakla beraber, Hıristi*yanların öze dönerek kendi kimliklerini yaşayabileceklerine, bunun bizim için yeterli olduğuna kanidir.

Yeni bir tip, adeta bir sentez oluşturma fikrine götüren din ilişkiye rağmen, S. Nursi öbür taraftan, "Yahudi ve Hıristiyanla dost edinmeyin"(160) âyetini yorumlarken, dostluk ilişkisinin din değil, sosyal ve siyasî olduğunu söyler. "Yahudi ve Hıristiyan üe muhabbetten Kur'an'da nehiy vardır"(161) der. Daha açık olarak, "Ey Kur'an Ehli! Size ebediyen dost olmayacak ve sizi ebediyen sev*meyecek olanları nasıl dost tutarsınız? Sadece Allah bize yeter. O ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır, deyiniz." (162) der. Ancak


_________________________

(159)Ankebut [29] 61; Lokman [31] 25.

(160) Mâide [5] 51.

(161)S. Nursi, Bediüzzaman'ın Münazarat ve Şerhi, 167. (162)Reddul-Evham, /, s. 63.


ayetin yoruma açık olduğunu, zamanın da en büyük müfessir oldu*ğunu, yani zamanla anlayışların değişebileceğini, zaman ve şartlara bağlı olarak ilişki ve ittifak kurulabileceğini, dostluk yasağının sırf dinî dostluk manâsında olduğunu, onların zatı için değil, sıfat ve sanatları için sevilebileceğini dile getirir. Bu yaklaşım bugünkü diyalog anlayışına dayanak teşkil eden yaklaşımlardan biri gibi alınmış, hatta bugün dinî bir dostluk dönemine girilmiştir.

S. Nursi, bu dostluk ve sevgiye, Kitap Ehlinden bir kadınla bir Müslüman erkeğin evlenme meşruiyetini misal vermiştir. "Ehl-i Kitaptan bir haremin olsa, elbette seveceksin" der. Buradan Hıristiyanları sevmeye kapı açılabilmektedir. Ancak Müslüman bir ka*dının Hıristiyan bir erkekle evlenme yasaklığına, tek taraflı bu prensibin aslının ne olduğuna hiç temas edilmemiştir. Bu konu bize bugünlerde Türkiye televizyon kanallarından birinde oynayan "Yabancı Damat" dizisini hatırlattı. Geleneklerine bağlı bir Müslüman Türk ailesinin kızı ile bir Yunanlı genç evlenmek için mücadele ediyor. Dizi, dinî geleneği ince biçimde kınama, gelenek*le mizahlı alay şeklinde sürdürülüyor. Hıristiyan toplum olan unanlılarla dinî, siyasî, sosyal, kültürel diyalog kurulabilmesi için dinî geleneklerin yıkılması şart olmaktadır.

S. Nursi'ye göre Allah'ı tanıyan ve âhireti tasdik eden, başta Hıristiyan ruhanilerle ittifak edip, aralarındaki ayrılık kaynağı olan tartışma konularını geçici olarak göz önünde bulundurmamaları, kavga etmemeleri gerekir(163).

S. Nursi'nin Kitap Ehli ile Müslümanların ilişki ve diyalogundaki kanaatleri bunlardan ibaret değildir. I. ve II. Dünya Savaşları'nda olanları hatırlatarak, Hıristiyanlarla ilgili önemli fetvalar vermiştir. Bu savaşta ölen Hıristiyanlar da ona göre şehit ılırlar. Genel olarak "Semavî ve beşerî musibet ve felaketlere ayan Hıristiyanlar masum ve mazlumdurlar ve mükâfatları da ktür. Bu Hıristiyan mazlumların çektikleri felaketler, onlar ında bir nevi şahadettir. Felaketi çekenlerin, mazlumların imdadına koşanların ve insanlığın rahatını, hukukunu ve din esaslarını bafaza için mücadele edenlerin yaptıkları fedakârlığın manevî


_________________________

(163)S. Nursi, Kastamonu Lahikası, 187; Tarihçe-i Hayat, 214.


ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında bir şeref sebebi yapmaktadır(164). S. Nursi'ye göre "hatta mazlumlar kâfir bile olsa, çektikleri belalardan dolayı âhirette ilahi rahmet hazinesinden mükâfatları vardır, ne dinden olurlarsa olsunlar bir çeşit şehit hükmündedirler." (165) Bunları herhangi bir fikir adamı, bir felsefeci, bir ideolog, bir siyasetçi söylese bile yadırganabilir. Fa*kat bu sözleri bir İslâm ilahiyatçısı ve Müslüman dava adamı söyleyince yanlış yönlere çekilebilir ve şefkat ve merhamet mahrecin*den öteye geçilebilir. Aynı şeyi bugün Irak'ta ölen Amerikan as*kerleri için de söylemek mümkün hale gelir. Arada bir fark yoktur. Üç-beş paralı asker dışında oraya giden askerler de kendi iradele*riyle gelmediler, gönderildiler. Masum ve mazlum olmaları, aynı görüş açısından mümkündür.


__________________________

(164)S. Nursi, Kastamonu Lahikası, c. II, 1615-1616; Tarihçe-i Hayat, 29 S.

(165)Nursi, Kastamonu Lahikası, c. II, 1615-1616.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !