Said Nursi ve Diyalog - 3


Thomas Michel, S. Nursi'nin "Hıristiyan şehitler"e yönelik fetvasını, 1969'da, Uganda'da Papa VI. Paul'ün söylediklerine benzetir. Papa da Müslümanlar için benzer bir düşünce belirtmişti. Yani Müslümanlar doğru yolda olmasalar da, mazlumlukları ve masumlukları, kurtuluşlarına vesile olabilir demek istiyordu.

Demek ki diyalogun iki cephesi de birbirine yaklaşmış, dinî diyalogun yeni bir hız kazanmasının zemini oluşmuştur. Ancak anlaşılması güç hususlar, cevabı müşkül sorular üretilebilmektedir. I. Dünya Savaşı'nın bir parçası olan ve çok insan kaybına sahne olan Çanakkale Savaşlan'nda, Avustralya'dan, İngiltere'den, Av*rupa'dan Müslüman Türkler'i yok etmek için kalkıp gelmiş ve savaşta ölmüş Hıristiyanlar da aynı şekilde II. Dünya Savaşı'ndaki mazlum ve masumlar gibi şehit midirler? Ahirette mükâfatları var mıdır? Mazlum ve masumdan kasıt, ortaçağda kilisenin zulmettik*leri midir? Yoksa kapitalizm heyulasından sonra sömürülen, ezilen Hıristiyan toplumları içindeki halk kitleleri midir? Bilmeden, ne olduğunu anlamadan, birbirleriyle ve Müslümanlara karşı savaşta rılan Hıristiyan kimseler midir? ( Açıkça anlaşılacağı üzere kafirleri şehitlik makamına yerleştirip binlerce islam kahramanı ile inançsız leşleri bir tutan Kürt Said zihniyetinin temeli , sosyalizme yularını kaptırmış Mason Sapık Seyyid Kutup , Efgani , Abduh gibi din düşmanlarının zehirli fikirlerinin temellerinden hastalık kapmış olduğu açık ve nettir. )

Mamafih bunlardan özel olarak bahsedilmektedir. Masum ve mazlum Hıristiyanlar elbette vardır ama kimler kastedilmektedir? Eğer ezilen halk kitleleri ise, onlara çoğu ateist ve Marksist oldular. Komünistler dâhil, bunlar da mazlum ve masum sınıfına girerler. Girebilirler ama bunları Müslümanlığın şehitlik ve ahirette mükâfat anlayışıyla mukayese etmeye gerek var mıdır? Eğer Müslümanlığa yakın bir itikat ve hayat tarzı üzere yaşayan Hıristiyanlar kastediliyorsa, "kâfir bile olsalar" neyi ifade etmektedir? Neticede masum ve mazlum olması yeterlidir. Kâfir bile olsa bu masum ve mazlumlar ahirette kurtuluşa ererler. Allah'ı inkâr da etse, masumluk ve mazlumluk kurtarıcı olmakta*dır.

Allah'ın mağfiretine, cennet ve cehennemle ilgili iradesine kimsenin ambargo koyması söz konusu değildir. Rahmeti gazabını geçmiş olan yaratıcının affının, lütfunun, kereminin sınırı ve durağı yoktur. Yüce Allah'ın va'd ve vaîdinin dışında düşünme gibi bir fanteziye cüret edersek, diyebiliriz ki kâfir bile olsa, istediğini iste*diği gibi affeder veya cezalandırır. Bu, insan idraki, iradesi, anla*yışı ile ilgili bir mesele değildir. Fakat yine O'nun bize verdiği ölçüler ve ölçütlerle, beşer aklının değerlendirmelerine, kesin yar*gıda bulunmamak kaydıyla izin verilmiştir. Aksi halde hiçbir iman, din ve ahlak kuralı bu dünyada uygulanamaz.

Nitekim S. Nursi de aynı yola başvurmuş, cennet ve cehennemlikleri teşhise kalkmıştır. "İlgiyi yalnız kendi cemaatine hasreden sektaryen sadakatin üstüne çıkmıştır"(166) deniyor. Bu da normaldir. Fakat o bu konudaki fetvalarını Kur'an'a, hadise, kıyasa, icmaya, kısacası nassa ve bi*limsel metodolojiye dayandırmamakta, kendi keşfiyatına dayan*dırmaktadır. İlmî, kelamı, fıkhî bakış açılarına göre yapılabilecek tartışmaların önünü kapatmış, başka bir yoldan meseleye bakmıştır, onların (mazlum ve masum kâfirlerin) ilahi rahmet hazinesin*den öyle mükâfatları vardır ki, gayb perdesi açılsa, o mazlumlar Çın rahmet tezahürü görünüp, elhamdülillah diyeceklerini bildim kat'i surette kanaat getirdim"(167)demektedir. Artık bu, yakin işe ait bir bilgidir ve keşfin sonucundaki bilginin tartışması ya*nlamaz. Kanaat, kesin bilgiye dayalı bir mutmain olmadır. Ancak bu kanaat ilhama dayalı bir iddiadır ve herkes bilir ki ilham delil sayılmaz.


________________________

(166)T. Michel, Tevhid Çizgisinde Müslüman-Hıristiyan Diyalogu, 19.

(167) S. Nursi, Kastamonu Lahikası, 45-46.


Cennet, cehennem, kâfir, müşrik ilişkileri anlaşılma şekilleri ile ilgili tartışmalar tarih boyunca yapılmıştır. Buradaki görüşler de ne ilktir ne de son olacaktır. Biz de mezkûr kanaati daha fazla tartı*şacak değiliz. Çünkü bu konunun ve şathiyat türünden bazı iddiala*rın ilmî alana çekilebilme özelliği yoktur.

S. Nursi, bazı ayetlerin Risale-i Nur'u ve sahibinin başından geçen olayları işaret ettiğini, yine Hz. Ali'nin aynı işaretlerde bu*lunduğunu belirtir. Bir hayli olağanüstü olay, birçok İslâm velisi ve ulemasıyla gaybî irtibat, kendisinin gördüğü bazı "rüyayı sadıka"lar zikredilir(168). Yazılarının kutsal ve ilahi olduğu, kendisi tarafından belirtilir. "Risale-i Nûr, Kur'an-ı Kerîm'in bu asırda en yüksek ve kudsî bir tefsiridir ve hakikatleri semavîdir." (169) Sadece bahsettiği hakikatler Allah'ın sözünü ettiği hakikatlerdir, şeklinde anlaşılması yeterli olmaz, çünkü mesele burada bırakılmamıştır. Kendi iradesi dışında "kalbime ihtar edildi"(170) ifadeleriyle destek*lenmiştir. Bunların ilmi çerçeve içinde tartışılması bizim için söz konusu değildir. Nakletmek mecburiyetimizin dışında, ne inanmak, ne inanmamak gibi bir mecburiyetimiz olamaz. Bizi burada ilgi*lendiren, böyle bir manevî derinlik, ilahî destek ve güven oluşunca, artık Hıristiyanlarla veya başkalarıyla ilişkilere ait bilgi ve hü*kümlerin, kendiliğinden önem ve güven kazanacağıdır. Hıristiyan*larla ittifak, S. Nursi'ye önceden ilahi işaretle işaret edilmiştir, "...bazen de o, şahs-ı manevîyi bir hadimine vermişler ve hadime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nur'u bir programı olarak neşir ve tatbik edecek ve o zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir... O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslâmiye'yi İttihad-ı İslâm'a bina ederek İsevî ruhanileriyle ittifak edip Din-i İslâm'a hizmet etmek*tir." (171) Müritleri yahut talebeleri bunlara inanmışlar mıdır? İnandıkları gibi daha ileri adımlar atmışlardır. Samsun'da 1959 yılında basılmış bir beyannamede, Konyalı bir öğretmen, Risale-i Nur'un mahiyeti hakkında şunları söylemiştir: "Evet, Kur'an ve

________________________

(168) Bkz. S. Nursi, Asay-i Musa, 5; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 12, 32, 55, 59. 86; Mektubat, 510.

(169) S. Nursî, lşârâtu'l-Vcaz, 281.

(170)S. Nursî, Gençlik Rehberi Risalesi, 21.

(171)S. Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 2062.


Risale-i Nur: Bunlardan birincisi Arş-ı A'zamdan nüzul ile... elimetullahtır ve semavîdir ve doğrudan doğruya bir mucize-i bradır... İkincisi ise dindarlara en dessas taarruzların yapıldığı dalaletin ortalığı istila ettiği bir zamanda, Kur'an'm kendi ken*dini müdafaa için yine onun yani Kendinin Lemaat-ı î'caziy esinden tereşşuh etmiş bir nuru mücessemesindir. (?) De*mek Risale-i Nur da doğrudan doğruya Kur'an'ın malıdır ve bu bebe binaendir ki semavîdir. Arzî değildir. Bir mevhibe-i ilahi-edir." (172)Merhum S. Ahmet Arvasi'nin bizlere anlattığı bir olay da nu desteklemektedir: "Bir cenazemizi defnediyorduk. Defin işlemi bittikten sonra bir gencin bir mezarın başında bir şeyler kuduğunu gördüm. Kur'an'a benzemiyordu. Yaklaşınca Risale-i ur'dan kısımlar okuduğunu gördüm. Evladım, dedim, bunlar ydalanmak için, bilgi edinmek için okunur. Kabir başında Kur'an kunur. Bir şey söylemeden ayrıldı." Müritleri, Allah'tan inme bir itabın tercümanlığına mazhar olan bir zatın, "İsevî ruhanilerle ittifak" etme yetkisini elbette kabul edeceklerdir. Bugün ayrı bir 1, hatta ilgisiz bir yeni oluşum, bazılarınca da S. Nursi istismarı gibi gösterilmek istenen Fethullah Gülen ve cemaatine ait zihniyetin temelini S. Nursi'ye bağlamak durumunda mıyız? Fethullah Gülen'in S. rursi'yi istismar ettiği iddiasında olanlar da bulunsa, biz kendi söz tanımlarına bakmak zorundayız. Fethullah Gülen, S. Nursi ile Hz. Peygamber arasını birleştiren bir mu'cizat çizgisi kurmuştur. Şöyle der: "Benim meseleler, Bediüzzaman'ı okuduktan sonra benim için daha inandırıcı olmuştur... Efendimizin (s.a.v) insanlık ça*mda yaptığı şeyleri ister mucizatıyla ister reşhalarla ediüzzaman'da gördüğüm zaman kendi kendime şöyle dedim: emek ki ben şimdiye kadar uzaktan bakıyormuşum, uzaktan bana Öz kırpan o yıldızlar, neredeyse çocukların ellerini uzatıp yıldız-avlamaya çalışması gibi şimdi benim avlayabileceğim ufka girdi." (173)Oysa öbür taraftan, Fethullah Gülen'in S. Nursi ile görüşme lrnkânı olduğu halde görüşmediği bilinmekte, S. Nursi taraftarla*ra Fethullah Gülen'in S. Nursi ile gerçek bir bağının bulunmadığı ifade ilmektedir.


__________________________

(172) Neda Armaner, Nurculuk, 29.

(173) Mehmet Gündem, Fethullah Gülen'le 11 Gün.


Bugün , Müslüman taraftan S. Nursi'nin önemli bir kaynak ve dayanak teşkil ettiğini, en fazla bu cemaatin ilgilendiğini, proje, plan ve programlarını buna göre düzenlediklerini rahatlıkla anlamak kolay olmamaktadır.

S. Nursi ile ilgili olarak, kendinizi bir İslâm mütefekkiri, ahlakçısı, ilahiyatçısı, iman ve dava adamı karşısında hissedebilirsi*niz. Onun velayet (velilik) ve şathiyat türünden ataklarını kabul veya reddedebilirsiniz. Ama dinî, hele siyasî, sosyal, kültürel anla*yışında, sizin de temel dinî bilgileriniz, ayrıca ilmî ve ideolojik temel kabulleriniz varsa, onunla fikir birliğine varmak mecburiye*tiniz olmayabilir. Belki kabul edebileceğiniz genel fikirleri ya*nında, tenkit edebileceğiniz dinî, kültürel, sosyal, siyasî fikirleri olabilir. Taraftarlarının aşırılıklarını kabul etmeniz hiç mümkün olmayabilir. S. Nursi'yi, hareketini anlatanlar, sosyolojik analizini yapanlar, daha çok kendi görüş ve kanaatlerini, S. Nursi aracılı*ğıyla anlatıyorlar. Genel sosyolojik analiz prensiplerini, sosyolojik yorum tekniğini, tek taraflı ve S. Nursi aracılığıyla daha çok kendi değerlendirmeleri için kullanmaktadırlar. Fikirlerin ve hareketin arka planına dokunmamaktadırlar.

Dini aşırı ferdileştirmesi, bizim de onlara benzeyip seküler ve laikçi bir zemine oturma temayülümüz sebebiyle Protestanlığı yeterli bulmayan S. Nursi, yine de Hıristiyanlığın zamanla Protes*tanlık fikrine yaklaşmış olduğu ve Protestanlığın da tevhide doğru yaklaşmaya başladığı kanaatindedir. Buna rağmen kendisi de ta*kipçileri de Protestanlarla değil, Katoliklerle ilişki ve diyalog kurmuşlardır. Aslında, Papaya külliyatını gönderen, Protestanları bazı noktalarda beğenen, Ortodoks Rum Patriği ile görüşen S. Nursi, hangi mezheple diyalog kurulmasının (onun deyimiyle ittifak edilmesinin) daha uygun olacağında kararsızdır.

Protestanlığın o gün doğru değerlendirilememesi fazla yadır*ganmaz. Ancak Protestanlık hakkında olumlu kanaatleri tartışılabi*lir. Kur'an'a ve Hz. Peygamber'e en fazla düşmanlık eden, Protes*tanlığın kurucusu Luther'dir. Kur'an'ın şeytan tarafından yazıldı*ğını söyleyen odur(174). Avrupa'da her asırda İslâm'a, peygamberine


______________________

(174) Ömer Faruk Harman, "Hıristiyanların İslâm'a Bakışı", 104.


ve Müslümanlara haddi hesabı olmayacak saldırıların olmasında Protestanlığın katkısı açık seçiktir. Öbür taraftan bugün Batı'da din ile ilgisini kesmiş, sekülerleşmiş (dünyevileşmiş) kesimler de Protestanlardır. Kiliselerini satanlar Protestanlardır. Dinlerine bağlı olanlarının ise tevhide gittiği söylenemez. Ama yine de bu sekülerleşmiş insanlar, kültür halinde de olsa, dini devam ettiri*yorlar: Londra'da büyük binaların cephelerine İsa Allah'ın oğludur diye yazdıklarını gözlerimle görmesem, ben de tereddüt ederdim. Anglikan Kilisesi, Protestanlık içinde bir kilisedir. Fakat sekülerleşmiş, felsefîleşmiştir. Max Weber, Protestanlığın nasıl bir dünyevî felsefe haline geldiğini; Rene Guenon, Protestanlığın nasıl bir felsefe olup geleneksel dini temsil etmediğini bizlere öğrettiler ve bizler de bunu gördük. Bugün dini sadece kullanarak, dünya hâkimiyetini kurmak isteyenler, vahşi ve yutucu kapitalizm ile işbirliği yapan ve en çok uyuşanlar, Protestanlardır.

S. Nursi, dinin özüne sahip veya arınması muhtemel, tam olarak bozulmamış Hıristiyan tipini, ittifak için aramaktadır. Ru*hanilere de bunun için özel önem verdi ve itina gösterdi. Neden ayırım ve arayış içinde oldu? Bunu yine ondan öğrenmek müm*kündür. S. Nursi'ye göre iki Avrupa vardır. Biri hakiki Hıristiyan*lık'tan aldığı feyizle sosyal hayata faydalı sanatları, adalet ve hak*kaniyete hizmet eden fenleri takip eden Avrupa'dır. Diğeri tabii felsefenin zulmetiyle yozlaşmış ve insanlığı sefahate ve sapkınlığa sevk eden bozulmuş Avrupa'dır. Bu yorum bugünkü bir kısım Hıristiyan ruhbanca da beğenilmiş, imanlıların müşterek medeniye*tinden söz edilmiş ve bu konu diyalogun malzemelerinden birisi olmuştur. "Katolik Hıristiyanların manevî lideri Papa II. John Paul'un bütün sözleri, Risale-i Nur'da tarif edilen böyle bir medeniyeti işaret etmektedir, gerçek Hıristiyanlar ve gerçek Müslüman*lar arasında bir medeniyet çatışması yoktur"(175) denmiştir.

İki Avrupa ayrımı ve hakiki medeniyetle ilgili yorumların nıyeti ve hissiyatı doğru ama satıhtadır. Evvela medeniyetler kül*tlerin uzantısıdır ve kültürler de sadece dine dayanmamaktadır, evrensel bir din, üst sistem olarak medeniyetlere şekil ve manâ kazandırır. Fakat medeniyetler yine de farklı daireler olmaktan


___________________________

(175) T. Michel, Tevhid Çizgisinde Müslüman-Hıristiyan Diyalogu, 58.


çıkmazlar. Çünkü hem onu oluşturan kültür sistemleri farklı, hem ona şekil ve manâ kazandıran üst sistemler farklıdır. Ancak, müşte*rek taraflarından, medeniyet unsurlarının alış verişinden ve birbi*rine etkisinden bahsedilebilir.

Avrupa ve Batı medeniyetine gelince, gelişmenin ve ilerlemenin bir yerde İsevîliğe tepki ile oluştuğu, akla yer vermez hale gelmiş İseviliğe karşı akılcılığın (rasyonalizmin), pragmatist ve pozitivist felsefelerin gelişmesiyle ortaya çıktığı, bilinen gerçekler*dir ve genel kabuldür. Ortaçağın skolastik zihniyetinin ve verdiği zararların hakiki İsevîlikle ilgisi yoktur denilecekse, o ima edil*meye çalışılan İsevîlik, ne nazariyede, ne pratikte yaşanmamıştır. Böyle bir şey mevcut olmamıştır. Orta Çağdaki Hıristiyanlık neyse, ilahiyat ve temel inançlar bugünkü Hıristiyanlıkta da odur. Daha geçenlerde yeni Papa, Vatikan Yüksek Mahkemesi Başkanı Kardi*nal Francis Stafford imzasıyla yayınlanan bir endülijans kararna*mesiyle, Köln ziyaretine iştirak eden Katolik katılımcıların tüm günahlarının bağışlanmış sayılacağını duyurdu(176). Endülijans bir Hıristiyan ve özel olarak bir haçlı seferi geleneğidir ve kilisenin belirli bir bedel karşılığı Katoliklere bütün günahlarının bağışlan*ması garantisinin verilmesidir. Papa VI. Paul'ün 1967'de buna son verme teşebbüsü netice vermemiştir. Hıristiyanlık aynı Hıristiyan*lıktır. İnsan ilişkilerindeki tutumda, siyasî bakış açılarında, devletle ilişkilerinde, bazı değişmeler olmuştur. Bunları sağlayan da Hıris*tiyanlığın değişmesi değil, toplumun değişmesi ve onun üzerindeki etki ve baskısıdır.

İyi şeylerin hakiki dindar, hakiki Hıristiyan kafadan çıktığını biz uyduruyoruz. Hakiki din orada hiç yaşanmamıştır ki böyle bir ilgi kurabilelim. Ferdî zühd hayatı olarak yaşanmış bazı örnekler başkalarıyla ilgisiz kalan bu örnekler, medeniyeti doğuramaz Hatta ferdî zühtten ahlak bile doğmaz. Çünkü sosyal hayata açılm imkânı yoktur. Zühd hayatını yaşayanların başında Hıristiyan hanî gelmez mi? İcat edilmiş matbaa cihazını, elli sene Nötre Dame Kilisesi'ne hapsedip, kullanılmasını engelleyen bu ruhban değil midir?


________________________

(176) Hürriyet Gazetesi, 10 Ağustos 2005.


Biri birine tepki içinde sürüp geliyor görünse de, gerçekte iyi ve kötü Avrupa birdir ve ona aynı fikir süreci içinde bakmak gere*kir. Kötü Avrupa'nın özelliği gibi görülen "Tanrının yerine insanı koyma", yani insan-tanrı veya tanrı-insan anlayışı, yani hümanizm, İsa ve Tanrı ilişkisi anlayışından kaynaklanmıştır. Hümanist anla*yışa, insana değer verme diye bakılmaktadır ki bizim büyük yanıl*gılarımızdan biri budur. Bu felsefe, insana değer verme değil, in*sanı ilahlaştırma, insanı varlığın merkezine koymadır. Hümanizm tanrıtanımazlığın bir başka adıdır.

Eğer teknolojiyi medeniyetin dışında görmeyecekseniz, onu "ltür ve medeniyetin bir ürünü kabul edecekseniz, bazılarına tuhaf elecek ama Batı medeniyetinin ürünlerinin çoğu, yozlaşmış ve abii felsefeyi mehaz almış olan, o kötü Avrupa'dan çıkmıştır. İşin doğrusu, kültür-medeniyet-din ilişkilerinin ciddî ve doğru dürüst tkik edilmesi ve yorumlanması gerekir.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !