Said Nursi ve Diyalog - 4



S. Nursi, hakiki Hıristiyanlık'tan feyz alan, adalete, sosyal hayata faydalı hale gelen Avrupa'ya değil, tabii felsefeyle bozuluş Avrupa'ya hitap ettiğini söylüyor(177). İttifakı, hakiki Hıristiyanğa bağlı ve tevhid potansiyeli taşıyan, iyi Avrupa ile, onların temilcisi ruhanilerle kurmak istiyor.

Cemaatin bugünkü temsilcileri de ynı şeyi takip ediyorlar. Fethullah Gülen'e göre Avrupa, şeriat-ı fıtrî (fıt*rattan gelen insan hakları, demokrasi, evrensel hukuk) bakımından doğru yolda ve bizden ileridir. "Avrupa daima geniş dünyadır." Daha medenîdir. Şeriat-ı fıtrînin hakkını vermiştir. Bir gözümüzü daima oraya dikmelidir. Medenî Avrupa düşmanımız değildir. Rekabet halinde bir dostumuz olabilir. Onlarla bütünleşmelidir.

Cemaatte bu etkiyi yaratan S. Nursi'nin ittifak arzusunda, mütecaviz dinsizlik" en önemli sebebi oluşturur. Bu dinsizliğe başta komünizm olmak üzere, laik ve dünyevîleşmiş bütün tasav*vurlar dahildir. Bu mütecaviz dinsizlik Batı'ya has olmayıp, kendi toplumundakiler ve özellikle yetkililerdekiler de kastedilenin içine Emektedir. S. Nursi, buna bir dinî yorum da eklemiştir. Deccal, teist akımları temsil eder. Kuzeyden gelen komünizm de bu cümledendir. O Deccalı, Hz. İsa'nın reisliğindeki hakiki Hıristiyanlık

__________________________

(177) Bkz. Said Nursi, Lem'alar, 111.


öldürecek ve dağıtacaktır. Oysa diyoruz ki, komünizmin temel felsefesi Marksizm, kuzeyden değil Batı'dan gelmiştir. Batı'nın materyalist felsefesinin bir ürünüdür. İkincisi, o Deccalı, tasaffi etmiş Hıristiyanlık ve Hz. İsa değil, kapitalist A.B.D. ile komünist dünyanın kendi içinden çıkan Gorbaçov ve benzerleri çökertmiştir. Üçüncüsü, sistemin çökertilmesinde, Müslümanlarla maddi-manevî işbirliği söz konusu değildir. Bu çöküşün altından da ne gerçek Hıristiyanlık, ne "Müslüman İsevilik" çıkmıştır. Deccal (!) belki kılık değiştirmiş olarak sembolize görevine devam etmektedir.

Dinsizlik de komünizm de, bunların zıddı gibi görünen, fakat aynı maddeci felsefeyi bir başka biçimde paylaşan liberalizm de, diğer birçok seküler ve maddeci felsefe de, sistemli bir fikir ve felsefe manzumesi olarak Hıristiyan dünyasından doğmuştur. Bu*rada ferdî dinsizlikleri kastetmiyoruz. Sistematik ve doktriner şek*lini işaret ediyoruz. Ya tanrı-insan (insan-tanrı) anlayışı merkezli mevcut Hıristiyanlık ruhuna uygun olarak, ya yine aynı mevcut dine tepki olarak, ama aynı insan hâkimiyeti, daha doğrusu insan ilahlığı felsefesinin daha uygun olanı araması olarak, gelişmişler*dir. Batı dünyası, seküler anlayışında bunları gizli-açık barındır*maktadır. Konumuz açısından bakarsak, Hıristiyanlıkla diyaloga girip bu alanda ilerlemek, bu sırları paylaşma sürecine bizi sokabi*lir. Zaten başlamış olan, fakat henüz bir yabancılaşma gibi görünüp tepkisini de beraberinde getiren bozulma sürecimiz, yeni bir din anlayışıyla daha kolay benimsenerek artabilir ve kimlik değişimi hızlanabilir. Dikkatli Müslümanlar, Hıristiyanların diyalog bahane*siyle bize yeni bir üstünlük kurma isteği ve projesi ile karşı karşıya mıyız, diye düşünüyor.

Görünen o ki, S. Nursi, mü'minlerle ittifakı, içerde aramakla yetinmemiş, dışarıda da aramıştır. S. Nursi, "küfür birdir" İslâm! prensibinden hareket ettiği için, dış ve iç diye bir mesele onun için söz konusu değildir. Biz bu kavramları, siyasî, sosyal, kültürel alanları hesap edip sosyolojik anlam yükleyerek kullanıyoruz. Şu var ki, dışa açılma zeminini ararken, dış (Batı dünyası), S. Nursi nazarında iman bakımından kemal derecesinde olmadığından, onu tamamlayıp olgunlaştırmalıdır, diye düşünmüştür.

Dünyanın imanını kurtarmak esas gaye olduğuna göre, dış ve ayrımı, bu nokta-i nazardan da, S. Nursi için zaten söz konusu amaz. Bazılarının yorumuna göre S. Nursi, İslâm'ın bir millî rtuluş vasıtası yahut devleti güçlendirecek bir ideoloji olarak llanılmasını reddetmiştir. Ona göre din, kişilik ve kimliği oluşturmak için bir değerler kaynağıdır(178). Ama şu inkâr edilemez ki, 'silik ve kimliğin bugün millî toplumun ve millî devletin ve bağımmsızlığı dışında oluşamayacağı açık bir gerçektir. Dini de miletten ve problemler yaratıyor diye devletten soyutlamanın, sosyal rçeklere ve bizzat İslâm'a aykırılığı ortadadır. Oysa S. Nursi'ye "re, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler arasındaki ilişkilerde, kimin yönetip kimin yönetildiğinin önemi yoktur. Beraber şama şekillerinin belirlenmesi yeterlidir(179). Kürtlerin tereddütlerine karşı meşrutiyeti savunurken de böyle demiştir. Milletten sual ilir, millet ne içindir der, ona ne istersin denilir, işte bu kadar(180).

Müslüman olup olmamasına bakılmaksızın devlet memurlu*ğuna girme hakkı, Kanun-i Esasi'de (Anayasa) tanınınca, "Ermelerin nasıl kaymakam ve vali olacakları" sorusuna S. Nursi, pekalâ olabilecekleri şeklinde cevap vermiştir. Ona göre, "nasıl saatçi

makineci oluyorlarsa" öyle olabilirler. O günlerde Kürt iretleri, Ermenilerin Ermeni Devleti kurma isteklerini hissederek, Rum ve Ermenilere Doğu Anadolu'da hürriyet verilmesine, önetim makamlarına getirilmesine karşı çıkıp S. Nursi'nin fikrine şvurdular. S. Nursi, iki taraflı kin ve gayzın cehaletten, inattan ğduğunu, ihtilaf edilmemesi ve zaruretlerin göz önünde lundurulması gerektiğini, onları rahat bırakmalarını söylemiştir, üsamahayı daha da derinleştirmiştir(181).

S. Nursi, idare konusunda dini hükümlerle tarihi süreci ve günün şartlarını birbirine karıştırmış, iyi değerlendirememiştir aatindeyiz. Şöyle der "Ermeniler zimmîdirler. Eh-i Zimmet, mmetdarları ile nasıl eşit olur, sorusuna şöyle cevap verebiliriz: indimizi dev aynasında görmemeliyiz. Kabahat bizde, tamamen


_________________________

(178) M. Hakan Yavuz, "Kamusal Alanda İslâm, Nur Hareketi Örneği", 47.

(179) S. Nursi, Şualar, 14. Şua, 212-213; Münâzarât, 1945.

(180) S. Nursi, Bediuzzaman'ın Münâzarât ve Şerhi, 193-195.

(181) Bunlar için bkz. S. Nursi, Münâzarât, 1945 vd.


zimmetimize alamadık. Şeriatın adaletini hakkıyla gösteremedik. Sonra kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi Ermenilere bir nevi zimmî-i muahid nazariyle bakıyorum"(182). Zimmî-i muahid, savaş gücü olduğu halde İslâm devleti ile barış yapan, o devlete haraç vererek kendi topraklarında kendisini idare eden gayr-i Müslimlere deniyor. Zimmî-i hakiki ise, bulunduğu devletin idaresini kabul ederek cizye karşılığı o İslâm devletinin himayesine giren gayr-i müslimlere deniyor. S. Nursi'ye göre devletin zaafa düşmesi ile Ermeniler kendi topraklarında anlaşmalı zimmî, hatta bizim idare*mize ortak edilebilirler. Devletin eski gücü olmadığına göre, mec*buren o isteklere boyun eğilecektir. İster istemez bu eşitliği kabul edeceksiniz. Aynen ayakta duramayan bir Müslümanın zaruretten dolayı oturarak veya ima ile namaz kılmaya mecbur olması gibi, İslâm devleti de, güçsüzlüğünden kaynaklanan zarureti gereği, gayr-i müslimlere hizmetkârlık manasında kaymakamlık ve valilik verebilir(183). Bu demektir ki, devlet güçsüzleştikçe idareyi yavaş yavaş gayri-i müslimlere teslim edebiliriz. Burada şeriatın istisma*rına yol açabilecek, bunu kötüye kullanacaklara fırsat verecek bir anlayışla karşı karşıyayız. İbadetle yönetim benzetmesi de bunu göstermektedir.

Kabulü güç, sadece hayale hitap eden şu sözler söylenmiştir: "Meşrutiyet (bugün demokrasi) doğru olursa, kaymakam ve vali reis değil, belki ücretli hizmetkârdır. Farz ediniz ki, memuriyet bir nevi riyaset ve bir ağalıktır, gayr-i müslimlerden üç bin adamı ağa*lığımıza, reisliğimize ortak ettiğimiz vakitte, İslâm milletinden, dünyanın her tarafında üçyüzbin adamın reisliğine yol açılır. Ora*lardaki Müslümanlar da, o topraklarda kaymakam ve vali olabilirler. Biri kaybedip, bini kazanan zarar etmez. (184) "

Kur'an, onları veli (dost) edinmeyin dediği halde, müsama*hada yine bu kavramın yorumuna sığınılmış olduğu söylenebilir-Veli kelimesi arkadaştan öte bir dost manâsı taşıdığı gibi, velayet*teki himaye ve yönetim altına girme, görev üstlenme anlamlarına da gelmektedir. Ayetteki anlam her ikisini de ihtiva etmekle beraber


___________________________

(181) S. Nursi, Bediüzzcıman'ın Münâzarât ve Şerhi, 160-161.

(183) S. Nursi, Bediüzzaman'ın Münâzarât ve Şerhi, 161, 191. S.

(184) Nursi, Bediüzzaman'ın Münâzarât ve Şerhi, 191.


daha çok ikinci anlamı işaret etmektedir. İşte bu anlamda gayri müslimlerin, müminler için veli olmaları mümkün değil*dir." (185) Medine Vesikasında da bu prensip gözetilmiştir. Gayri müslimlere, Müslümanların himayesinde hukukî, siyasî ve dinî hürriyet tanınmıştır. Dostluk veya arkadaşlık kelimesi kullanıla*caksa, siyasî dostluk demekle yetinilebilir. Medine Devleti'nde Yahudilerden asker yardımı kabul edilmemiş, para yardımı geçerli sayılmıştır. İslâm nazarında yönetim çok önemlidir. Yönetim hukukun üstünde değildir ama, yönetimsiz ve devletsiz hukukun hiçbir kıymeti yoktur ve gerçekleşmesi de mümkün değildir. Yönetimsiz hukuk, sadece kitaplarda yazılı, nazarî ve felsefî bir manâdan ibaret kalır.

Bunları göz önünde bulundurduğumuz zaman, S. Nursi'nin, Müslüman Türk Yurdu'nda Ermenileri ve Rumları kaymakam ve vali yapma fetvası, İslâmî prensiplere de, sosyal ve kültürel ka*nunlara da aykırıdır. Kur'an der ki: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de (yöneticilere) itaat edin.." (186) Hz. Peygamber buyurmuştur ki: "İmamlar Kureyş'ten olur." (187) Buradaki Kureyş Kabilesi'nden olma, o toplu*mun değerlerini ve kimliğini taşıyan biri olma anlamındadır. Yoksa ırk anlamını ifade etmez. Nitekim Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamber'in Medine'yi savaş vb. sebeplerle terk ettiğinde yerine bıraktıkları ile ilgili bir isim listesi çıkarmış, Kureyş'ten olmayan*ların da varlığını tespit etmiştir(188). Ama hepsi Müslümandırlar. "Nasılsanız öyle idare edilirsiniz, başınıza o çeşit adamlar geçer"(189) hadisi de bize ışık tutar. Toplumumuz gayri müslim mi oldu ki o çeşit idaremiz olsun, diyenlere ne cevap vereceğiz? Gayri müslim Müslüman olmadıkça bizi bize göre idare etmez. Bu işi sadece devlet başkanlarıyla sınırlamak, diğerlerini emir sahibi saymamak, 20. yüzyılda geçerli olamaz. Kaymakam ve valinin reis olmayıp, ücretli hizmetkârlar olduğunu söylemek(190), modern toplum


______________________________

(185)  Dinlerarası Diyalog Nedir!, 82.

(186) Nisa [4] 59.

(187)  İslâm Peygamberi, C.2, 1113.

(188) , İslâm Peygamberi, C.2, 1113-1114.

(189) Aclunî, Keşful-hafa, II, 166.

(190) S. Nursi, Münâzarât, 1945.


yöne*tici ilişkisini değil de ücretli aşiret ırgatlarını çağrıştırıyor. İslâm'ın emri olan "işi ehline vermek" de, hainlik tehlikesini potansiyel olarak taşıyanlara açık olmayan bir ilkedir. Nitekim Osmanlı Devleti'nin kaymakamlık görevi verdiği birkaç Ermeni, Anadolu'da bazı bölgelerde Ermeni tehcirinde bir hayli probleme sebep olmuştur.

İdari görevlerin saatçi ve makineci gibi bir iş sayılmasını tartışmayı bile lüzumsuz buluyoruz. Hem böyle deyip yani idarî görevdeki kimliğe önem vermeyip, hem kendisinin devletle, yani idari görevdekilerle problemler yaşaması, idari görevin önemini bizzat yaşayarak görmesi, çelişkilerinden bir başkasıdır. Seküler toplumlarda ve laik idarelerde bile bu konu problem halinde karşı*mızda dururken, İslâm toplumlarında ve millî idarelerde verilen hükmün geçerliliği yoktur. Eğer İslâm bu istikamette bulunsaydı ve geçmişte İslâm toplumları ve idarecileri, böyle hayal edildiği şe*kilde olsaydı, "zimmî" diye bir dinî, sosyal ve siyasî konu teşekkül etmemiş olurdu. Bir İslâm toplumunda kaymakam ve vali olan gayri müslim, cizye verecek miydi, diye nükteli sorularla karşıla*şabiliriz.

Bir de Şair Eşrefin dörtlüğü hatıra gelebilir:

"Agop Paşa'yı lütfet padişahım, sadrazam yap Gidenin üstüne varsın, gelen de bîr deli olsun Sadaret mührünü memnu ise vermek Müselmana Yahudi'den usandık, bir zaman da Ermeni olsun."

Yapılış anlayışlar, millî devletin zaafa uğratılmasının fikrî re*feranslar; olmuşlardır. İslâmî prensiplerin sınırları aşıldığı için de, bir kaos yaratarak, maneviyatı, arzu ve iddia edilenin aksine sars*mışlardır. Bu gibi anlamsız ve dayanaksız müsamahaların, mesela bugün dünyayı ayağa kaldıran Ermeni soykırım iddialarına nasıl bir çözüm getireceği merak konusudur. Bugün Türkler, en büyük insaniyeti gösterseler de -ki göstermektedirler- (Asala ve gibi) bazı örgütlerin niyet ve isteklerinden vazgeçmediklerini her* kes görüp bilmektedir.

S. Nursi'yi şerh eden ve yorumlayanlar, bugünkü hoşgörü ve diyalog adı altında yapılan faaliyetlerin Kur'an'a tamamen aykırı olduğu kanaatindedirler. S. Nursi de, Kur'an'a aykırı bir şey söylememiş olduğundan, onun bugünkü a bir zemin şkil etmeyeceğini, irtibat kurulmasının yanlış olduğunu söylelemektedirler(191).

Biz de diyoruz ki, S. Nursi'yi yeterince iyi değerlendirememiş veya eksik değerlendirmiş olabiliriz. O günün şartlarına layıkıveçhile eğilememiş de olabiliriz. Fakat söylemediği şeyleri azmadık, söylediklerini ifade ettik. İttifak ve diyalog tarihinde S.Nurrsi'nin yokmuş gibi farz edilmesine, onun böyle bir süreçle hiç*bir ilgisinin olmadığının kabulüne imkân bulunmamaktadır. Araştı*rıcı tarafsızlığını bozamayacağına veya velililik ve keramet mese*lesi gibi meseleleri esas alamayacağına ve ona göre hareket ede*meyeceğine göre, yapabileceği bir şey yoktur. Onun istismar edil*miş olması veya fesatçı gruplarca bozulmuş bulunması ve eserleri*nin değiştirilmesi iddiaları S. Nursi ile yeni cemaatin ilgisiz olduğu görüşleri, önemlidir ama bunun tespiti özel bir çalışmayı gerektirir ve bunların da haklı olarak belgelenmesi istenir. Şimdiye kadar yapılmamışsa, sorumluluk bize ait değildir.

Vurgulanması gereken esas husus, Said Nursi'nin, bugünkülerin birçoğundan farklı olduğudur. S. Nursi, söyleyeceklerini açıkça, dobra dobra, söylemiş, bunun doğurduğu çileleri de çek*miştir. Yanlış söylediği yerleri de itiraf etmiş, Allah'tan af dilemiş, onradan düzeltmiştir(192). Söylenmesi gereken diğer bir husus, onun fadelerinin karmaşıklığı ve çelişkiler taşımasıdır. Said Nursi bizzat kendisi, meramını iyi ifade edemeyebildiğini, yanlış anlaşılabilece*ği, bazen aşırılığa da düşebildiğini dile getirmiştir. Şöyle der: 'Ben Kürtçe düşünürüm, Türkçe ve Arapça yazıyorum. Bir matbamaya benzeyen hayalimdeki mütercim (beynimdeki çevirici cihaz) acemi, ya kalbin sözünü iyi anlamıyor veya lisanın diline aşina değildir. Hem Türkçe'nin Sarf Nahvini bilmediğimden manaya giydirdiğim üslubun düğümleri pek karışık oluyor. Sonra tabiatımdaki ifrat cihetiyle düşündüğümden, hayalimdeki mütercimin


_______________________________

(191) Abdurrahman Aktepe, Reddul-Evham, II, 86.

(192) Mesela bkz., Kastamonu Lahikası, 45.


ter*cümesinde, yazarın yazısında, basanın baskısında, okuyanın anla*yışında, bazen yanlış düşmekle güzel bir hakikat çirkinleşiyor." Ayrıca zihninin müşevveş (çalkantılı ve karışık) olduğunu da ilaveetmiştir. (193)
___________________

(193) S. Nursi, S. Nursi, Bediüzzaman'ın Münâzarât ve Şerhi, 27-30

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !